Bir toplumun çöküşü bir günde olmaz. Önce küçük tavizler başlar.
İşte büyük sorunlar, çoğu zaman bu küçük cümlelerle başlar.
Ahlak dediğimiz şey yalnızca büyük yanlışlardan uzak durmak değildir. Kimsenin görmediği yerde doğruyu yapabilmektir. Bulduğumuz emaneti sahibine teslim etmek, başkasının hakkına göz dikmemek, verilen sözü tutmak, yalan söylememek ve haksız kazancı reddetmektir.
Bugün toplum olarak belki de en büyük kaybımız, yanlışlara alışmaya başlamamızdır.
Torpili “işini halletmek” olarak görüyoruz. Başkasının emeğini küçümseyebiliyoruz. Haksızlığa uğradığımızda sesimizi yükseltiyor, başkasının hakkı yenirken ise bazen sessiz kalıyoruz.
Oysa ahlak, başkalarının davranışlarını eleştirmekten önce kendimize uygulamamız gereken bir ölçüdür.
Kendimiz yanlış yaparken başkasının yanlışını eleştirmek ahlak değildir.
Çocuklarımıza sadece başarılı olmayı değil, dürüst olmayı öğretmeliyiz. Sadece kazanmayı değil, hak ederek kazanmayı anlatmalıyız. Çünkü makam, para ve güç insana değer kazandırmaz. İnsanın değerini, sahip olduğu ahlak belirler.
Bir toplumun gerçek zenginliği sadece binaları, yolları ve ekonomik gücü değildir. Gerçek zenginlik; birbirine güvenen, sözünün arkasında duran, başkasının hakkına saygı gösteren insanlardır.
Bu nedenle artık bazı konularda gerçekten sıfır tolerans göstermeliyiz.
Çünkü küçük yanlışlara alışan toplumlar, bir süre sonra büyük yanlışları da normal görmeye başlar.
Ahlak, başkasının kapısına asılacak bir tabela değildir.
Ahlak önce insanın kendi kapısının önünde başlamalıdır.
Daha iyi bir toplum istiyorsak, önce daha iyi insanlar olmayı öğrenmeliyiz.